Dostunla Söz'süz konuşabilmek...

Uzakdoğu'da bir budist tapınağı,

bilgeliğin gizlerini aramak için gelenleri kabul ediyordu.

Burada geçerli olan incelik;

anlatmak istediklerini konuşmadan 

açıklayabilmekti.

Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi.

Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi.

Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, o yüzden

kapıda herhangi bir tokmak, çan veya zil yoktu.

Bir süre sonra kapı açıldı, içerdeki budist,

kapıda duran yabancıya baktı.

Bir selamlaşmadan sonra söz'süz konuşmaları başladı.

Gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu.

Budist bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar 

suyla dolu bir kapla döndü ve bu kabı yabancıya uzattı.

Bu, “yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz”

demekti.

Yabancı tapınağın bahçesine döndü, aldığı bir gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı.

Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı.

İçerideki budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı.

 Suyu taşırmayan gül yaprağına her zaman yer vardı.

.

* * * * * * * * * * * * 

.

"Birlikte düşünmek, beraber hissetmek ve hemhâl olmak"

Yavuz Sultan Selim Han’ın musahibi, yakın arkadaşı Hasan Can Çelebi,

İsfehanlı müezzin Hafız Mehmed Efendi’nin oğlu, Şeyhülislam Hoca Sadeddin Efendi’nin babası.

1514’te Çaldıran Zaferi’nden sonra Tebriz’e giren Yavuz Sultan Selim Han,

Hasan Can Çelebi’yi maiyetine alarak babası ile birlikte İstanbul’a götürdü.

Babası hafız, kendisi de sultanın nedimi, yani en yakınlarından oldu.

Selim Han’ın daima yanında ve sohbetinde bulunan Hasan Can, padişahla birlikte Mısır seferine de katıldı.

Mısır Seferinden döndükten sonra, Edirne’ye hareket etmek üzere olan Yavuz Sultan Selim, Hasan Can’la saray bahçesini gezerken sırtına batan bir şeyden şikayet eder.

Sultan’ın düğmelerini çözüp sırtında henüz baş vermiş, etrafı kızıl, olmamış katı bir çıban gören Hasan Can, “Padişahım büyük bir çıbandır, henüz hamdır, zorlamak uygun değildir, bir münasip merhem koyalım.” deyince,

Yavuz; “Biz çelebi değiliz ki, bir çıban için cerrahlara müracaat edelim.” şeklinde karşılık verir.

Daha sonra hamamda çıbanı oğduran Sultan Selim, yaranın büyümesi üzerine Hasan Can’a; “Seni dinlememekle kendimizi telef ettik.” demektedir.

Hastalığının ağırlaşmasına rağmen hedefi olan Macaristan’a doğru Edirne’den yola çıkan Sultan Yavuz,

Sırt köyüne gelindiğinde hareket edemeyecek kadar takatsiz düşer.

Yattığı yerden bir ara nedimine dönerek; “Hasan Can, bu ne haldir?” buyurunca,

Hasan Can:  “Sultanım Allah'u Teala ile olacak zamandır.” der.

Yavuz ise Hasan Can bizi bunca zamandan beri kiminle bilirdin? Cenab-ı Hakk’a teveccühümüzde kusur mu gördün?” dedikten sonra,

ondan Yasin suresini okumasını ister.

Hasan Can, Yasin suresini okurken Padişah da kendisine iştirak eder. İkinci defa okurlarken, 'Selamün kavlen min Rabbirrahîm' ayetini okuduktan sonra Kelime-i Şehadet getiren

Yavuz, ruhunu teslim eder.

- - - - - - - - - - - - - 

Rivayete göre;

Mısır seferine çıkacakları gün kayıkla Üsküdar’a geçerken,

Sultan, yoldaşına takılarak; “Hasan Can kahvaltı yaptın mı?” diye sorar.

Hasan Can,: “Beli (evet) sultanım!” cevabını verir.

- “Yumurta seversin değil mi?

diye soran Sultan’a Hasan Can; “Beli (Evet) Sultanım!” der.

Aradan yıllar geçer.

Yollar, yıllar savaşlar ve zaferlerden sonra nihayet Mısır seferinden dönerken,

İstanbul’da yine sandalla bu kez Sarayburnu’na dönerken Sultan Selim ansızın Hasan Can’a döner; “Nasıl bre?” diye sorunca,

cevap ışık hızıyla gelir: “Rafadan Sultanım!”

* * *

Bu rivayet,

Sultan ile Hasan Can’ın ‘birlikte düşünmek, beraber hissetmek ve hemhâl olmak’ özelliğinin ,

dost sohbetine en güzel örneklerden biri olarak anlatılır.

*** Kanuni Sultan Süleyman Han tarafından da büyük bir sevgi gören Hasan Can, Enderun’da hocalık yaptıktan sonra 1567’de geldiği Bursa’da vefat etti. Kabri Bursa’da Çelebi Sultan Mehmet’in türbesi önünde bulunuyor.

YORUM EKLE
YORUMLAR
İsmet Kücükkarasu
İsmet Kücükkarasu - 5 ay Önce

Kalbgözü acık olan kullarından olmayı ALLAHIM NASİP ETSİN